Urban Space Projects

Heykel disiplininin kamusal alandaki aktif rolü üzerine çalışma yapılırken, yalnızca mimari projenin tamamlanmasının ardından işe katılan bir süslemeci olarak değil, kentsel dokuya yeni bir fonksiyon kazandıran, günlük yaşamın davranış ve işleyişine dahil olan plastik düzenlemeler tasarlamak öncelikli hedeftir. Bu süreçte sanatçı kentsel alanda kullandığı sanatsal dilini, heykelin kendi mekânını yaratabilmesi ve yeni anlamlar oluşturabilmesi üzerine inşa ederken, yöntemini sergileme mekanının taşıdığı bilgiyi yapıta dahil etme ve mekânsal bellekle bu anlamda hesaplaşmaya girme üzerinden kurgulamaktadır.

Alman filozof Martin Heidegger mekân kelimesini ikamet etmek için boşaltılmış yer anlamına geldiğini ifade etmiş, böylelikle mekân kavramının insanın ikamet etmesiyle ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Heidegger, bu ilişkinin hem mekâna hem de insan yaşamındaki varoluşsal pratiklere, inşa etme ve barınma pratiklerine anlam veren bir ilişki olduğunu vurgulamıştır. Öte yandan Fransız felsefeci Henri Lefebvre mekânın sadece fiziksel ve zihinsel olarak algılanmasının eksik kalacağının altını çizmiş, onun sosyal yönüne ve insanların bireysel ve toplumsal yaşamlarıyla ilişkisine dikkat çekmiştir. Lefebvre bu açıklamayla mekânın fiziksel, zihinsel ve sosyal boyutlarının bir arada ve bir bütün olarak gerçekleştiğini ifade etmektedir. Bu bağlamda kamusal alanda üretilen yapıtın mekânsal bir işlev kazanabilmesi üzerine kentsel dokunun fiziksel, zihinsel ve sosyal verileriyle çözümlenerek tasarlanması ve insanın da yapıtın bir tamamlayıcı haline gelmesi hedeflenmektedir. Bu sayede kolektif ve sosyal paylaşım alanları oluşmakta, mekân, yapıt ve insan birlikteliği sağlanmaktadır. Günümüzde kapitalizm ve neokapitalizmin ürettiği mekânlar, sosyal süreçten soyutlanmış, devlet, sermaye ve kurumsal bilginin iş birliği ve iktidar kapsamında oluşan mekânlardır. Lefebrvre’e göre bu mekânlar kolektif ve çok aktörlü süreçlerle üretilmemekte, dolayısıyla da herkes için eşit katılım imkânları sağlamamaktadır. Söz edilen mekânlar toplumsal örgütlenmeleri kontrol etmeye çalışan kişiler, siyasi hükümdarlar ve ekonomik çıkar elde etmek isteyen gruplar tarafından oluşturulan hiyerarşik mekânlardır. Bu mekânlar, kullanılmak için değil, rant elde edebilmek için ya da diğer bir deyişle, daha fazla parayla takas edebilmek için üretilmektedirler. Lebebvre’e göre kapitalist mekân üretim süreci, mekânın tektipleşmesi ve parçalanmasına yol açmaktadır. Bu noktada sanatın mekânsal üretim süreçlerine başat bir aktör olarak dahil olması, hiyerarşik mekânların yarattığı olumsuz etkileri, kent ortamını sakatlayan monotonluk, kısırlık, duyusal yoksunluk gibi sınırlandırıcı etkenleri onarmada, ayrışmış ortak mekânları kamusal alanda yeniden oluşturmada, demokratik yaşamı ve katılımcılığı geliştirmede alternatif bir model olabilir. Bu bağlamda alanla bütünleşebilen, onu değiştiren, yaşamı üzerine çeken, kentliyle ölçek olarak bütünleşebilen ve kentliyi yeni türden bir iletişime, dokunsal ve görsel deneyime taşıyabilen ve kendinde bir mekân algısı yaratmayı hedefleyerek projeler üretilmiştir.

When studying the active role of sculptural discipline in the public arena, it is a primary goal to design not only as an ornamentation participant in the work after the completion of the architectural project, but also in the plastic arrangements involved in the behavior and functioning of everyday life, giving the urban fabric a new function. In this process, the artist builds on the artistic language used in the urban space, the sculpture on the basis of its ability to create its own space and to create new meanings, incorporating the method of its method of display into the structure and entering into spatial memory with calculation in this sense.

The German philosopher Martin Heidegger stated that space means the place evacuated to reside, thus revealing the relation of the concept of space to the residence of man. Heidegger emphasized that this relationship is a relationship that gives meaning to existential practices in both space and human life, to practices of construction and accommodation. On the other hand, the French philosopher Henri Lefebvre underscored that the physical and mental perception of the space would be lacking, drawing attention to its social orientation and its relation to the individual and social life of the people. With this statement, Lefebvre expresses that the physical, mental and social aspects of the space coexist and take place as a whole. In this context, it is aimed that the work produced in the public space can be designed as a spatial function by analyzing the urban touch with the physical, mental and social data, and the human being becomes a complement to the work. Collective and social areas are formed on this site, space, works and people are provided together. The places that capitalism and neocapitalism produce today are spaces that are isolated from the social process and formed within the business unity and power of state, capital and institutional knowledge. According to Lefebrvre, these spaces are not produced through collective and multi-actor processes and therefore do not provide equal participation opportunities for all. These places are hierarchical spaces created by people who are trying to control social organizations, political rulers and groups that want to obtain economic interest. These spaces are produced not to be used but to obtain rents or, in other words, to exchange for more money. According to Lebebvre, capitalist space leads to the production process, the unification and fragmentation of space. At this point, the involvement of art as a dominant actor in the spatial production processes can be an alternative to the restricting factors such as monotony, infertility and sensory deprivation, which disrupt the urban environment, to reconstruct dissociated shared spaces in the public arena, to improve democratic life and participation . In this context, projects have been produced that integrate with the field, change it, draw on life, integrate with the city on a scale and carry a communicative, tactile and visual experiment with the urban people and aim to create a sense of space in itself.